![]() Editörden Mezunlar Öğrenciler Yazılar Firmalar Eleman-İş Haberler Duyurular Öğr. Köşesi Linkler Gülmece Albüm Forum Bağışlar WEBMail
Aktif Mezunlar
. . .
Aktif Öğrenciler
. . .
Konuklar..... 2
|
YAZILAR
Amerika Macerası...
27 Kasım 2002, Çarşamba
Yurt Dışı
Onur Bey bu yazıyı benden kim bilir kaç senedir istiyor bir türlü yazamadım. Sebebi ise açıkçası size anlatacağım iyi tecrübelerim yok, tam tersine takip etmenizi tavsiye etmeyecegim bir çok tecrübelerim var.Öncelikle kısaca biraz özgeçmiş bilgisi vereyim. 1992 Işık Lisesi mezunuyum. 1992 yılında Gıda Mühendisliği´ne 5. tercihim olarak girdim. Bunu belirtmemin sebebi bu bölümü gerçekten okumak istediğimi göstermek. Gıda Muhendisliği´ni seçmemin sebebi ise o dönemde daha yeni gelişen bir bölüm olması, Türkiye´de gıda mühendislerine olan ihtiyaç ve gıda endüstrisinin gelişmekte olmasıydı. Çok zevkle okunan dört senenin sonunda 1996´da dönem birincisi olarak mezun oldum ve bir sene Eurest´te Restoran Müdürü olarak çalıştıktan sonra 1997´de Rutgers University´de MBA yapmak üzere Amerika´ya geldim. MBA yapmayı üniversitenin ilk senesinden itibaren kafama koymuştum. Bu kararımda başlıca etkenlerden biri işletme bilgisinin insanın bakış açısını değiştireceğine ve kariyer gelişiminde daha hızlı adımlar atacağımı düşünmemdi. MBA eğitiminin nasıl geçtiğini anlatmadan önce biraz New Jersey ve Rutgers hakkında bilgi vereyim. New Jersey, New York´un güneyi ve Pennsylvania´nin doğusunda ufak bir eyalet. Ufak olmasına rağmen birçok büyük şehre (New York, Philadelphia ve Washington D.C.) yakın, nüfusça kalabalık ve karışık. Karışıklıktan kastettiğim çok farklı ırktan insanı barındırması. Bunun hem olumlu hem de olumsuz yanları var tabii. Olumlu yanı yabancının olduğu yerde sizin yabancılığınız göze batmaz, arada kaynarsınız. Olumsuz yani ise azınlığın olduğu kesimlerde (özellikle Latin kökenli ve zenci halkın yaşadığı bölgelerde) kanun dışı olayların çok olması. Bunu belirtmemin çok önemli bir sebebi var. Genellikle Türkiye´den Amerika´ya bakış açısı çok farklı, Amerika´da her şeyin ve her yerin çok güzel olduğunu düşünüyoruz ama gerçekler o kadar toz pembe değil. Bunu size şöyle bir örnekle anlatayım: MBA okumak üzere okul başvurularında bulunurken genelde ilk 50 içerisinde olmasına özen göstermiştim. Açıkçası okulların nerede olduğuna pek baktığım söylenemez. Rutgers´a kabul edildikten sonra hemen hazırlıklara başladım. Rutgers´ın üç kampüsünden (Newark, New Brunswick, Camden) Camden´da olanına başvurmuştum. Diğer iki kampüsten sadece Newark´ta MBA eğitimi vardı. İkisi arasında neye göre seçim yaptığımı sormayın, ben bile bilmiyorum. 11 Ağustos 1997 günü New York´a geldim. New York´tan otobüsle Camden´a gitmeyi planlıyordum (yaklaşık iki saatlik bir yolculuk). New York´a öğleden sonra üç gibi vardıktan sonra otobüs terminaline gidip otobüsüme binmem ve yola çıkmam aksam 10´u buldu. Gece 12´de Camden´a vardım. Otobüs durağında bizi (eşim ve ben) polis karşıladı. Polis nereye gideceğimizi sordu. Rutgers kampüsüne gideceğimizi öğrenince" gece burada yürüyemezsiniz, taksiye binin" dedi. Ne kadar uzak olduğunu sorunca birkaç blok ötede olduğunu ama gece pek tekin olmadığını söyledi. Bizim olayı idrak etmemiz biraz zaman aldı. Gece her yerin tehlikeli olabileceğini düşünerek taksiye bindik. Taksi şoförüne akşamları burası çok mu tehlikeli diye sorduğumuzda, burası gece-gündüz tehlikelidir cevabını aldık. Yurda gittik, odalarımız önceden ayarlanmıştı. Sabah kalktığımızda üstümüzdeki paraları bankaya yatırmak üzere kapıdaki güvenlik görevlisine en yakın bankanın nerede olduğunu sorduk. Görevli bize bankanın iki blok ötede olduğunu ancak yürüyerek gitmememizi, kampus polisini çağırarak onların eşliğinde gitmemizi söyledi. Anlayacağınız koskoca Amerika´da okula gitmek için bir "Getto"´yu seçmişiz. MBA direktorümüz Türk çıktı ve bize banka hesabı açtırmaktan (sosyal güvenlik numaranız olmadan banka hesabi açamıyorsunuz) araba almaya kadar her konuda çok yardımcı oldu. Şunu belirtmeden geçemeyeceğim, eğer büyük şehirlerden birinde yaşamıyorsanız Amerika´da arabasız yaşamak çok zor çünkü toplu taşıma pek gelişmemiş olup arabasız hiçbir yere gitmeniz mümkün değil. Zaten bizim durumumuzda Camden´da kim trene veya otobüse binip dolaşmak ister ki?!!! New Jersey´de araba alabilmek için önce sigorta yaptırmanız şart. Sigorta için ehliyetinizin olması gerekiyor. Ehliyet almak için yazılı ve direksiyon sınavına giriyorsunuz. Direksiyon sınavına arabayı sizin getirmeniz gerekiyor. Arabayı almak için de ehliyet gerekiyor, yani anlayacağınız kısır bir döngü. New Jersey´de Türk ehliyetinizin İngilizce tercümesini yaptırırsanız sadece yazılı sınava girerek ehliyet alabiliyorsunuz böylece birilerinden araba bulup direksiyon sınavına girmenize gerek kalmaz. Her eyaletin araba alma kuralları farklı, önceden araştırmakta fayda var. Arabayı seçip ehliyeti aldıktan sonra arabaya sigorta yaptırmanız lazım. Sigortanın miktarı alacağınız arabanın yaşı, modeli, sizin yaşınız (25 yaş altı potansiyel tehlike olarak kabul ediliyor), evli/bekar olmanız (bekarlar daha tehlikeli), erkek/ kadın olmanız ve tabii geçmiş kayıtlarınıza (ceza alıp alma, kaza yapma gibi tabii sizin hiç kaydınız olmadığı için tecrübesiz sürücü kapsamındasınız) bakılıyor ve ona göre fiyat veriliyor. Tabii bulunduğunuz eyalet de önemli, örneğin New Jersey en tehlikeli sürücülerin bulunduğu eyalet kabul edilip en yüksek sigorta primlerine sahip. Sigorta işini hallettikten sonra arabayı "inspection" (muayene)‘dan geçirip sonra bizim ruhsat almamız gibi kayıt ettirmeniz ("registration") lazım. MBA´in nasıl geçtiğinden biraz bahsedeyim. Amerika´da yüksek lisans programları genelde çalışanların da katılabilmeleri için akşam saat 6-9 arası oluyor. Diploma için toplam 60 kredi tamamlamanız lazım. Bu 60 kredinin yaklaşık 33 kredisi (11 ders) zorunlu dersler. Bu 11 dersin içeriği genelde tüm MBA programlarında aynı (başlangıç muhasebe, finans, marketing, management information systems, ekonomi, organizational behavior, management science vb.). Geriye kalan dokuz dersi yoğunlaşmak istediğiniz konularda ders alarak tamamlıyorsunuz. Eğitim sistemleri bizim İTÜ´de alıştığımızdan farklı. Genelde bizde ders derste işlenir, sonra sınavlara hazırlanırsınız, vize/finali verip, gerekiyorsa projeleri tamamlayınca dersi geçersiniz. Amerika´da ise iş genelde size düşüyor. Dersin programı size senenin başında veriliyor, sizden derse işlenecek konuyu okuyup gelmeniz bekleniyor, sonra konu derste tartışılıyor. Yaklaşık iki dönemde bir final oluyorsunuz. Dersine göre birkaç "case" raporu veya "term" projeleri yapmanız gerekiyor. Genelde yaptığınız projeleri sınıfta anlatıyorsunuz ve dersten geçmeniz tüm bu saydıklarıma ve derse katılımınıza bağlı. İlk başta biraz zor geliyor ama alışıyorsunuz. Okul zamanı gündüzleriniz boş oluyor, ancak dönemde 4-5 ders alıyorsanız gündüzleri ders çalışmaktan başka bir şey yapmaya fırsat olmuyor. Hem çalışıp hem de okumak zor, zaten öğrenci vizesi ile sadece kampus içerisinde 20 saate kadar çalışabiliyorsunuz. 9 aydan sonra co-op ("curriculum practical training") ile dışarıda bir yerde (iş bulabilirseniz) çalışabilirsiniz. "Curriculum practical training"in tam olarak nasıl işlediğini bilmiyorum, bizim böyle bir hakka sahip olduğumuzu öğrenmemiz çok zaman sonra oldu. Okul bittikten sonra bir sene "conditional practical training" denilen çalışma iznine sahip oluyorsunuz. Tabii bu iznin çıkması için yaklaşık okul bitmeden 2-3 ay once INS´e başvurmanız lazım. Eğer geç kalırsanız çıkması daha uzun zaman alıyor ve hakkınız olan bir seneden zaman kaybediyorsunuz. Tabii şu da var ki eğer iş bulamadıysanız izniniz çıksa bile o zamanı gene kaybediyorsunuz. O yüzden iş başvurularına da en az bir dönem belki bir yıl önceden başlamak lazım. Amerika´da iş bulmanın zorluğuna değinmeden edemeyeceğim. Her ne kadar nitelikli bir eleman olsanız da Amerika´da iş bulmak zaman ve sabır istiyor. Birçok olumsuzluklar aleyhinize işliyor. Bunların ilki iş izninizin olmaması. "Practical training" bittikten sonra vize statüsünü H1´a dönüştürmek gerekiyor. H1 başvurusunu şirketler genelde pek yapmaya yanaşmıyorlar. Bunun sebebi INS burokrasisiyle uğraşmak ve para harcamak istememeleri. Parayı siz karşılamayı teklif etseniz bir Amerikalı´yı işe alıp çalıştırmak varken niye sizi işe alıp uğraşsınlar. Bizim okulu bitirip iş aramaya başladığımız dönemlerde ekonomi çok iyi durumdaydi, yani iş bulmak "çok" kolaydı. Özellikle IT ve teknik konularda bilginiz varsa yabancı olmanıza bakmadan hemen işe alınıyordunuz ve çalışma izniniz şirket tarafından çıkarılıyordu. Maalesef gıda endüstrisinde aynı durum söz konusu değildi. Amerika´daki gıda sektörü Türkiye´den farklı olarak çok stabil ve olgunluğuna erişmiş durumda (yani IT gibi devamlı gelişmiyor). Gıda şirketlerinde çalışanlarda pek sirkülasyon yok. Öyle olunca çok fazla adam arayan şirket olmuyor. Zaten büyük isimleri (Nestle, Unilever, Procter & Gamble, Kraft, Pillsbury, vb) unutun. Bu şirketlerin çoğu "green card" veya Amerikan vatandaşı olmayı şart koşuyorlar. Bu yüzden eğer gıda konusunda iş bulmak istiyorsanız tek şansınız orta veya küçük ölçekli şirketlerde iş bulmak. Onlar neden sizi işe alıyorlar? Ucuza, kalifiye kişileri çalıştırıyorlar. Genelde Amerikalıları aynı şartlarda çalıştıramıyorlar ve en önemlisi H1´in ne olduğunu pek bilmiyorlar. Okul bitmeden önce biz de dediğim gibi "practical training"e başvurduk (Nisan başı gibi). "Practical training"e başvururken ne zaman izninizin başlamasını istediğinizi belirtmeniz lazım. Ayrıca INS´in ayrıntılarıyla anlattığı şekilde bir fotoğraf çektirmeniz gerekiyor. Fotoğraf deyip geçmeyin, eğer istedikleri gibi bir fotoğraf yollamazsanız başvurunuz reddediliyor. Bunu biliyorum çünkü eşimin başına geldi. O yüzden INS fotoğrafı çeken fotoğrafçılarda çektirmeye özen gosterin, onlar ne yaptıklarını biliyorlar. Bu fotoğrafçılar genelde INS şubelerinde oluyor. Benim "practical training"imin çıkması Haziran sonunu buldu. Daha önce bahsettiğim gibi eşimin başvurusu fotoğraf sebebiyle reddedildi ve çıkması iki ayı daha aldı ve Ekim civarında çıktı. İş bulmam 5 ay kadar sürdü. Genelde görüşmeye çağırıp sonra olay iş iznine gelince şirketin H1 sponsor etmediğini söyleyip reddediyorlardı. Bu durumun ne kadar sinir bozucu olduğunu söylememe gerek yoktur herhalde. Beş ayın sonunda yumurta işleyen (pastörize, sıvı, toz yumurta) bir firmada kalite kontrol/ güvence bölümünde iş buldum. Başlangıçta şirkete bir sene sonra H1´a başvurmam gerektiğini söylemedim. Ocak ayında H1 konusundan bahsettim. Şirketin insan kaynakları müdürü benim için başvuru yapamayacaklarını söyledi. Bir iki aylık bir mücadeleden sonra her türlü masrafı kendim karşılamak koşuluyla gerekli kağıtları imzalamaya razı oldular. Ancak onları ikna edene kadar o seneki H1 kotasi doldu (INS her sene belli bir sayıda H1 vizesi veriyor. Bu kota her sene değişiyor). Bu durumda yapılacak şey Ekim´de yeni açılacak olan kotayı beklemekti. Başvurunuzu kota belli olmadan yapabiliyorsunuz ancak Ekim´e kadar çalışma izniniz çıkmıyor. Benim "practical training"im Haziran sonu bitiyordu. Haziran´dan Ekim´e kadar çalışma iznim yoktu ama başvurum yapıldığı için ülkede kalabiliyordum. Tabii bu süre içerisinde işten ayrılıp yeniden işe girmem zor, o yüzden ben de bu üç aylık süre içerisinde para almadan çalışıp iznim çıktıktan sonra "bonus" almış gibi gösterip biriken paramı aldım. Tüm bunlar kanuna biraz aykırı olsa da ne yapalım şartlar o zaman öyle gerektiriyordu. Ekim´de H1 vizesi çıktı ama çok uzun sürmeden çalıştığım şirketin finansal problemleri ortaya çıktı. İşçi çıkartmaya başladılar ve şirketi satma/kapatma dedikoduları çıktı. Kalite kontrol bölümünde beş kişilik bir kadrodan önce üçe sonra ikiye ve en sonunda bire ("lucky me") düştük. Beş kişinin işinin bir kişiye yaptırılması ne kadar mantıksız gibi gelse de ne yapacaksınız ya işinizden olacaksınız (tabii ülkede kalma hakkınızdan da olacaksınız) ya da sizden beklenileni yapacaksınız. Sonuçta ben yine iş aramaya başladım çünkü şirketin kapanma dedikoduları devam etmekteydi. Tamamiyle işsiz kalmaktansa kendim ayrılırım diye düşündüm. Mart 2001´de iş buldum ve Mart ortasında yeni işime başladım. Çalışma izninin transferi 2000 yılının sonunda çıkan kanunlar sayesinde yeni çalışma izni çıkartmaktan daha kolay. H1 transferi için yeni başlayacağınız işe başlamadan aşağı yukarı iki hafta önce başvurmanız yeterli oluyor. Önemli olan INS´in başvurunuzu alması ve size aldığına dair belgeyi göndermesi. İzninizin çıkmasını beklemenize gerek kalmıyor. Biraz da halen çalışmakta olduğum işimden bahsedeyim: Çalıştığım şirket Amerika´daki 5-6 mantar işleme fabrikasından bir tanesi. Birkaç mantar üreticisinin sahibi olduğu bu şirket konserve, donmuş ve "quickblanch" mantar (yüksek asitli bir salamuranın içinde soğutulmuş olarak saklanan bir ürün) üretiyor. Bunların yanı sıra bir "fast food" zinciri için mantar sosu üretiyor. Ben burada kalite güvence müdürü olarak çalışıyorum. Kalite kontrol ve güvence işi çok monoton ve bazen de stresli ve yorucu olabiliyor. Uzun saatler ve bazen haftasonları çalışmayı gerektiriyor. Kariyer gelişimi açısından da (özellikle şu anda çalıştığım şirkette) önü kapalı. Tüm bu nedenlerden dolayı yeni dallara geçiş için uğraşsam da (MBA ile bunun daha kolay olacağını düşünebilirsiniz) yaklaşık iki senedir tüm çalışmalarıma rağmen bunu yapamadım. Bunda birçok etken var: - Şu anda (11 Eylul 2001´den sonra) Amerika´da yabancılara karşı tutumun değişmesi ve artık H1 sponsorluğunu kimsenin yapmak istememesi - Ekonomik kriz - Türkiye´deki ekonomik kriz ve birçok kalifiye işsizin olması (Türkiye´de de iş aramadım sanmayın) - Birçok iş için fazla kalifiye görülmem (başlangıç pozisyonu için MBA´i çok fazla buluyorlar) ve tecrübe isteyen işlerde tecrübesiz görülmem - Yaklaşık üç senelik kalite güvence ve kontrol tecrübemden sonra kimsenin sıfırdan yeni bir dalda işe almak istememesi. Amerika ve Türkiye´deki toplam dört senelik çalışma hayatımın ve altı senelik eğitimimin bana öğrettiği şu ki siz siz olun ilk işinizi gerçekten yapmak istediğiniz bir konuda seçin. Bir işe girmiş olmak için her teklifi kabul etmeyin. Edindiğiniz tecrübe ilerideki kariyer seçimlerinizi tamamen etkiliyor. Bunun yanında üniversite de okuyacağınız dal çok önemli. Önceden de belirttiğim gibi gıda mühendisliğini çok severek ve isteyerek okudum ancak yine seçme şansım olsaydı sanırım aynı dalı okumazdım. Sebebi ise gıda mühendislerinin çalışabilecekleri dallar (üretim/laboratuvar/ kalite güvence) sınırlı. Tabii bu herkesin kariyer beklentilerine göre değişir. MBA´mi yoksa gıda üzerine master yapmak mı sorusunu kim bilir kaç kişiden duydum. Üç senelik Amerika tecrübemden sonra başta söylediklerimle şimdi söyleyeceklerim çok farklı olacak. MBA yaparken size mühendislik eğitimi sırasında verilmeyen bir bakış açısı kazanıyorsunuz, çok faydalı ve öğretici olduğuna belki de 5-10 sene içerisinde bana çok faydalı olacağına (kariyer gelişimi açısından) hala inancımı yitirmiş değilim. Daha önce özel sektörde çalışmak isteyenlerin bence işletme masteri yapmalarını akademik kariyer için gıda masterinin gerekliliğini savunurken şimdi Amerika´da kalmak veya Türkiye´ye dönmek kararına bağlı olarak cevabım değişecek. Eğer Amerika´da kalıp gıda sektöründe çalışmak istiyorsanız, gıda master´ı ve devamında PhD, Amerika´da işletme konularında (finans, pazarlama, muhasebe vb.) çalışmak istiyorsanız tabii ki MBA yapın derim ama iş bulmanız çook zor. Hemen Türkiye´ye dönecekseniz ben hala MBA´den yanayım. Tabii bu ekonomik krizde durumun ne olacağını kestirmek güç. Son olarak ABD´ye gelip master yapmak şart mi diye sorarsanız, açıkçası tekrar aynı seçimleri yapma şansım olsaydı herhalde yine MBA için ABD´ye gelirdim, çünkü hala işletme masterinin faydasına ve özellikle ABD tecrübesinin insanı olgunlaştırdığına inanıyorum. Ancak okul seçimini daha farklı yapardım. Rutgers´in ayarında konum olarak daha güvenli bir yerde kampusu olan bir okulu tercih ederdim. Kısacası bence ABD´ye gidiyorum diye herhangi bir okula değil sizin skorlarınıza, ortalamanız ve para imkanlarınıza en uygun, yer olarak güvenli, kampus ortamı keyifli, Amerika´da iyi tanınan ve yabancı öğrencilere finansal yardım veren (bunu iyi araştırın çünkü her okul bu imkanları sağlamaz) bir üniversite seçin. Araştırmanızı iyi yapın, sizden önce o okullara gitmiş kişilerle mümkünse konuşun. Daha çok şehirlere yakın (çünkü ABD´nin kırsal kesimlerine İstanbul´dan gelen birinin adapte olması çok zor) ve mümkünse Batı yakası (California) ya da doğu yakasında Delaware eyaleti veya onun kuzeyinde bir okul tercih edin, kıtanın güney ve orta kesimlerinden sakının. Güneyden ve iç kesimlerden sakının dememin sebebi bu kısımlarda yabancı az olup dışlanabilirsiniz ve Allah´ın unuttuğu bir yere düşüp iki ay sonra Türkiye´ye dönme kararı alabilirsiniz. Umarım yazdıklarımın, benim beş senelik sıkıntıyı yazıya döküp rahatlamamın dışında, okuyanlara bir faydası olmuştur. Herhangi bir sorunuz veya yardıma ihtiyaciniz olursa bana billuruz@earthlink.net adresinden ulaşabilirsiniz. Hepinize iyi şanslar. Billur (Uz) Övül Billur (Uz) Övül (1996 Mezunu) Diğer Yazıları |
7 Eylül 2010
Salı ![]() ![]() İTÜ GIDA MÜH. ![]() |