YAZILAR
YAZI KATEGORİLERi : Tümü · Mesleki · Yurtdışı · Serbest 
 Amerika'da MBA
12 Mayıs 2003, Pazartesi 
 Yurt Dışı 
Merhaba,

Ben 1996 mezunlarından Toygun Övül. Bu yazıda size Amerika´da kaldığım beş buçuk sene içerisinde edindiğim tecrübeleri ve izlenimlerimi aktarmaya çalışacağım. 1996´da gıda mühendisliğinden mezun olduktan sonra iş tecrübesi kazanmak için bir sene Çelebi Holding´de satınalma ve kalite kontrol uzmanı pozisyonunda çalıştım. Çelebi Holding Türkiye´de Arby´s ve Little Caesar´s fast food zincirlerinin kuruluşunu üstlenmişti.

Bu şirkette güzel bir yıl geçirdikten sonra Amerika´da Rutgers University´de MBA yapmak üzere Amerika´ya gittim. Bu arada şunu belirtmek isterim ki Amerika´ya eşimle beraber gittim. Bunun oraya alışmak açısından bize çok yardımı olduğuna inanıyorum, çünkü orada birbirinize destek olacağınız birilerini bulmak çok faydalı oluyor. Amerika´ya nasıl gittiğimizi ve başlangıçta neler yaşadığımızı eşimin yazısında (Billur Övül´ün "Amerika macerası" başlıklı yazısı) okuyabileceğiniz için aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Sadece bazı eksikleri tamamlayarak kendi tecrübelerimi anlatacağım.

Benim MBA yapmak istememin sebebi gıda mühendisliği eğitimimin üstüne işletme konusunda yüksek lisans yaparak kariyerimde daha çabuk ilermeyi sağlamaktı. Mühendislik bilgisinin yanısıra bir şirketin nasıl idare edildiğini öğrenmenin avantaj olduğunu düşünüyordum. Bu konuda halen aynı şekilde düşünüyorum. Ancak bu eğitimden daha fazla yararlanmak için biraz daha fazla iş tecrübesi edindikten sonra bu eğitimi almak daha iyi olacaktır. Amerika´da MBA yapan insanlar genellikle 5-10 sene iş tecrübesi olan insanlar oluyor. Bu birikimlerini derslere uygulama şansları oluyor. Ancak bizim için bunu yapmak çok zor. Önce 5-10 sene çalışayım ondan sonra işimden ayrılıp Amerika´da master yapmaya gideyim demek biraz maceracılık olur görüşündeyim. Ailenizi kurup belli bir iş düzenine girdikten sonra bu iş çok daha zor olur. Ancak bu eğitimi Türkiye´de alayım derseniz o olabilir, çünkü Türkiye´de de akşam saatlerinde yüksek lisans eğitimi veren üniversiteler var. Bu durumda hem çalışıp hem de master yapılabilir.

İşte ben bu nedenlerden dolayı sadece bir yıllık bir iş tecrübesi ile yetinerek Amerika´ya gittim. Okula başladıktan sonra yasal olarak orada para kazanabilmenin iki yolu olduğunu öğrendim. Ya asistan olacaksınız ya da kampüste 20 saatten az olmak üzere herhangi bir yerde çalışacaksınız (kafeterya, kütüphane, kitapçı, v.b.). Ben bir öğretim görevlisine asistan olmayı tercih ettim. Bu işlerde profesöre verilen bütçeye ve işin zorluk derecesine göre saatine 8-12 dolar arası alabiliyorsunuz. Genelde bu sizin yaşamınızı devam ettirmenize yetmez ancak hiç yoktan iyidir.

Bunun dışında yasalara uygun olmasa da okul dışında garsonluk yapmak da mümkün. Bu durumda elinize geçen para çalıştığınız yere göre değişir. Paranın büyük bir kısmı bahşişlerden gelir çünkü saatine verilen para çok düşüktür (aşağı yukarı 2.5-3 dolar civarında). Bu yüzden Amerika´da garsona bahşiş vermek çok önemlidir; eğer vermezseniz çok bozulurlar. Lüks bir restaurantta çalışıyorsanız o zaman hesap daha kabarık olacağı için bahşişte daha büyük olur. Genellikle Türkiye´den farklı olarak %15-20 oranında bahşiş bırakılır. Türkiye´de genelde anneler babalar çocuklarının garsonluk yapmasını istemezler. Amerika´da ise öğrencilerin garsonluk yapması gayet olağan bir durumdur. Hemen hemen her öğrenci, ailesi zengin bile olsa genç yaşta garsonluk veya ona benzer bir iş yapmıştır.

Ben ailemin yardımı ve asistanlıktan gelen para ile geçimimi sürdürdüm. Okul bittikten sonra üç ay içerisinde iş buldum. Ancak işe geçmeden önce biraz da Amerika´daki eğlence hayatı ile ilgili biraz bilgi vermek istiyorum. Okulunuzun büyüklüğü eğlence hayatınızın yönlendirilmesinde çok büyük faktör olabilir. Eğer büyük bir kampüste okuyorsanız okuldaki aktiviteler çok geniş olabilir. Onun dışında eğer bulunduğuz şehir küçük ve sadece sizin üniversiteye endeksliyse yani okul kapandığında şehrin nüfusu onda birine düşüyorsa o zaman şehirdeki herşey öğrencilere göre ayarlanmıştır.

Ben New Jersey´in eyalet üniversitesi olan Rutgers University´de MBA yaptım. Bu okulun ana kampüsü bayağı büyük bir alana yayılı ve yaklaşık 30.000 öğrenciye sahip. Ancak ben yaklaşık 3000 öğrencisi olan Camden kampüsünde olmam nedeniyle okulun büyüklüğünden yeteri kadar yararlanamadım. Bizim kampüste fazla bir etkinlik olmazdı, şehir ise suç oranının çok yüksek olduğu, sokak köşelerinde esrar satılan, her onbeş dakikada bir itfaiye arabasının sirenini duyduğunuz bir yer olduğu için öğrencilere hitap eden hiçbir şey yoktu. Tabii esrarkeşseniz o zaman başka!

Benim avantajım ise Amerika´nin beşinci büyük şehri olan Philadelphia´ya beş on dakika mesafede olmamdı. Philadelphia, Pennslyvania eyaletinde olup okulun olduğu şehirle arasında sadece bir nehir vardır. Büyük bir şehir olması sebebiyle Philadelphia´da her türlü insana uygun eğlence bulmak mümkündür. Tiyatro, opera, klasik müzik (dünyaca ünlü Philadelphia Filarmoni Orkestrası), pop konserleri (birçok ünlü sanatçı konserlerinde bu şehre uğrar), NBA maçları (Philadelphia 76´ers), buz hokeyi, beyzbol, Amerikan futbolu, müzeler, barlar, cafeler ve gece klüpleri. Bunun dışında New Jersey´de yapılabilecekler alışveriş merkezlerine (shopping mall), kitapçılara (D&R tipinde) ve sinemaya gitmektir. Amerikan halkının çoğunluğu boş zamanlarında bunları yapar. Tabii biz bu etkinliklerin hiçbirini Camden´da yapmıyor, yakındaki diğer şehirlere gidiyorduk. Amerika´daki şehir anlayışı Türkiye´den biraz daha farklı. İstanbul gibi büyük şehirlerin yanısıra İstanbul´un ilçeleri büyüklüğünde şehirler de var. Bunlar genellikle yanyana dizilmiş durumda yani bizdeki gibi bir şehrin merkezinden diğer bir şehrin merkezine gitmek için kilometrelerce yol katetmenize gerek kalmaz.

Bir başka yapılacak şey ise benim en çok zevk aldığım etkinlik olan Amerika´yı dolaşmaktır. Bu iş pahalı olarak gözükse de doğru yollar izlendiğinde sanıldığından çok daha ucuza başarılabilir. Özellikle Amerika´da bu iş o kadar zor değildir. Eğer bir arabanız varsa yolculuklarınızı ucuza kapatabilirsiniz. Amerika´da benzin fiyatlarının Türkiye´nin dörtte biri olduğunu düşünürseniz özellikle bir arkadaş grubu ile çıkılan bir yolculukta yol parasını çok ucuza getirir. Otellere gelince Amerika´da otel standartları çok yüksektir. Ekonomik otellerde bile belli bir standardı yakaladığınızı görürsünüz. Genellikle temiz bir yatak takımı ve oda bulursunuz. Bütün oteller klimalı ve televizyonludur. Büyük şehirlerde otel fiyatları artmakla beraber şehrin merkezine biraz uzak bir yerde kalmanın fiyatları önemli ölçüde düşürdüğünü görürsünüz. Bunun dışında internette zamanına bağlı olarak iyi fiyatlar yakalamak mümkündür. Bu internet sitelerinden bazıları:
www.travelocity.com
www.cheaptickets.com

Genellikle önceden internetten rezervasyon yapıp gitmek daha iyidir. Ayrıca internetten gideceğiniz yer hakkında bilgi toplayabileceğiniz gibi Barnes & Noble veya Border´s gibi kitapçılara giderek o yer hakkındaki gezi kitaplarını karıştırabilirsiniz. Eğer AAA (American Automobile Association) üyesiyseniz o zaman sınırsız sayıda harita ve gezi broşürü alabilirsiniz. AAA´in diğer bir faydası ise, yolda kaldığınızda arabanızı ücretsiz olarak çektirebilirsiniz.

Eğer Amerika´nın New Jersey gibi merkezi bir eyaletinde yaşıyorsanız günü birlik gidebileceğiniz birçok yer vardır. Benim yaşadığım yerden New York bir buçuk saat, Washington D.C. iki saat uzaklıktaydı. Ayrıca Boston 5-6 saat, Niagara Şelaleri ve Montreal (Kanada) 8 saatti. Tabii bu söylediklerimin hepsi araba ile gidilen mesafeler. Bir işe girip para kazanmaya başladığınızda uçakla da yolculuk yaparak daha uzak yerlere gidebilirsiniz. Orada paranın değeri olduğu için hem gezebilir hem de aynı zamanda para biriktirebilirsiniz.

Bunlar işin eğlenceli yanlarıydı. Biraz da işin ciddi kısmına bakarsak yukarıda bahsettiğim gibi okulu bitirdikten üç ay sonra iş buldum. Chicago´daki IFT (Institute of Food Technologists) fuarına gitmiştim. Orada fuar dışında aynı zamanda bir de kariyer günleri (job fair) düzenliyorlar. Buraya eleman arayan gıda firmaları geliyor. Aynı zamanda fuara katılan firmalar daha önceden belirlenmiş bir alana ilan asarak eleman aradıklarını ilan edebiliyorlar. İşte ben bu ilanlardan birine başvurarak Mushroom Canning Company ile görüştüm ve işe alındım.

Mushroom Canning adından da anlaşılabileceği gibi konserve mantar, donmuş mantar ve mantar sosu üretiyordu ve bir kalite güvence müdürüne ihtiyacı vardı. Burada çalışmak için çalışma vizesine (H1-B vizesi) sahip olmam gerekiyordu. Ancak çalışma vizesini almadan önce bir yıllık "practical training" hakkımı kullanabilecektim. "Practical training" bir okuldan mezun olduktan sonra çalışmak isteyen yabancı öğrencilere verilen bir hak. Bir yıl dolduktan sonra çalışma vizesi almanız şart. Bu bir yıl içerisinde bir yabancı olarak çalıştığınız için maaşınızdan "social security" ve "medicare" kesintileri yapılmıyor. Sadece gelir vergisi (income tax) alıyorlar. Ancak çalışma vizesine geçtiğiniz andan itibaren maaşınızdan yukarıda bahsettiklerimin hepsi kesiliyor.

Ben biraz uğraştıktan sonra "practical training" iznimi çıkartabildim. Bu izni çıkarmak için okuduğunuz okuldaki ilgili kişilere danışabilirsiniz. Yalnız bu kişilerle mezun olacağınız senenin ortalarında konuşmanızda fayda olacaktır. Bir de istedikleri vesikalık resmi bu işi bilen INS bürosuna yakın bir fotoğrafçıda çektirmenizi tavsiye ederim. Benim iznim INS´in resmimi beğenmemesi sebebiyle geç çıktı. Benim işyerim toleranslı davranıp beni idare etti ancak her işveren böyle davranmayabilir.

Bir sene "practical training" izniyle çalıştıktan sonra çalışma iznini çıkartmak için bir avukat buldum. Bu avukat Hint kökenli bir avukattı ve istediği ücret birçoğuna göre daha hesaplıydı. Ancak ucuz etin yahnisinin yenmeyeceğini acı bir tecrübe ile anlamış oldum. Yabancılara verilen çalışma izinlerinde Amerikan hükümetinin belirlediği bir kota vardır ve bu kota genelde Mart veya Nisan aylarında dolar. Ben avukata başvurumu Ocak ayında yaptım ancak hem avukatın bu işteki yavaşlığı hem de işi bilmemesi benim başvurumu çok geciktirdi. Bir de kotanın beklenmedik bir şekilde Şubat ayında dolması benim vizemin gecikmesine sebep oldu. Yeni kota Ekim ayında açılacağı için ben başvurumu Şubat´ta da göndersem Ekim ayından önce vizemin çıkması imkansız olacaktı ve "practical training" iznim Ağustos başında doluyordu. Bu nedenle üç ay para almadan çalışmam gerekti. Bu arada daha profesyonel bir avukat bularak iş izni başvurumu yaptım ve Ekim ayında iznimi aldım.

Bu aldığınız iznin pasaportunuza vize olarak işlenmesi için bir Amerikan konsolosluğuna gitmeniz gerekmektedir. Aksi takdirde Amerika dışına çıktığınızda izniniz olsa bile geri dönemezsiniz. Ben vizemi almak için Kanada´daki Amerikan konsolosluğuna gitmiştim. Eğer Kanada´dan vize alacaksanız gitmeden önce rezervasyon yaptırmanız gerekmektedir. Bu rezervasyonu http://www.nvars.com/ sitesinden yaptırabilirsiniz. Aynı
zamanda Kanada´ya giriş yapmak için Kanada vizesi almanız gerekir ki bu çok büyük bir problem değildir. Bu vizeyi de size en yakın Kanada Konsolosluğu´na başvurarak alabilirsiniz. Ancak eğer Türkiye´ye gidecekseniz oradan almanız daha iyi olacaktır. Amerika kendi ülkenizde vize almanızı tercih ediyor. Kanada´da veya başka bir ülkedeki Amerikan Konsolosluğu´na gittiğinizde vizeni niye kendi ülkenden almıyorsun diye bir soru ile karşılaşabilirsiniz. Açıkçası Kanada´da benim böyle bir problemim olmadı, aynı gün içinde vizemi aldım.

11 Eylül´den sonra Amerikan hükümeti çalışma izni ve vize işlemlerini biraz değiştirmiş olabilir. Eğer iş izni almanız gerekirse bir avukata başvurmanızı tavsiye ederim, bunun dışında şu web sitesinden de bilgi alabilirsiniz: http://unitedstatesvisas.gov/

Bir yıl kadar kalite güvence müdürü olarak çalıştıktan sonra pozisyon açılması sebebiyle finans müdürlüğüne terfi ettim. Bunun gıda ile ne alakası var diyebilirsiniz. Alakası yok tabii ama şirketin işleyişini bilmem ve MBA eğitimim olduğu için dışarıdan bilinmeyen birini almak yerine beni bu pozisyona uygun gördüler. Bu arada şunu da belirteyim aynı şirkette farklı bir pozisyona getirildiğinizde yeniden iş iznine başvurmanız gerekiyor. Aynı şekilde başka bir şirkette çalışmak isterseniz yeni çalışma izni çıkarmanız gerekir. Çalışma izni üç sene için verilir ve bu üç senenin sonunda bir kereye mahsus olmak üzere üç sene daha uzatılır. Daha uzun süre orada kalmak istiyorsanız o zaman green card için başvurmanız gerekir. Green card´ın çıkması da 2-3 sene sürebilir. Ancak başvurunuzu yaptıktan sonra Amerika´da kalmanız da sakınca yoktur. Burada önemli olan "out of status" konumuna düşmemektir. Yani orada kaldığınız zaman içerisinde ya bir vize veya çalışma izniyle ya da başvurunuzu yapmış olup izni bekler bir şekilde bulunmanız gerekir aksi takdirde ülkeden atılma riski ile karşılaşırsınız. Bir kere atılırsanız da bir daha geri dönme şansınız imkansız gibi birşeydir.

Ben iki yıl kadar finans müdürlüğü yaptıktan sonra Şubat 2003´te Türkiye´ye kesin dönüş yaptım. Biraz da kesin dönüş için neler yapmanız gerektiğine değinmek istiyorum. Bu konudaki tecrübelerimden herkesin yararlanması gerektiğini düşünüyorum çünkü şimdiki aklım olsa bazı şeyleri çok farklı yapardım. Öncelikle ne kadar olduğuna bakarak ona göre eşyalarınızı nasıl getireceğinize karar vermeniz gerekiyor. Eğer çok fazla eşyanız varsa o zaman bir konteyner kiralayarak eşyalarınızı gemi ile gönderebilirsiniz. Ben eşimle beraber altı seneye yakın bir zaman Amerika´da kaldığım için çok fazla eşyamız vardı. O nedenle bu yola gittik. Eğer eşyanız çok fazla değilse o zaman uçakla dönerken biraz ekstra para ödeyerek yanınızda getirebilirsiniz. Uçakta kişi başı iki bavul götürebilirsiniz. Bunun dışındaki parçalar için para ödemeniz gerekir (Ne kadar olduğunu bilmiyorum).

Gemi ile getirmeye karar verdiyseniz şunlara hazırlıklı olun:

Bir acenta ile anlaşmanız lazım. Bu acenta isterseniz mallarınızı evinizden alabilir. Bu durumda konteynerin limandan evinize gelip limana geri dönmesi için olan masrafı siz ödüyorsunuz. Evinizin limana uzaklığına göre 300 dolardan 1500 dolar veya belki daha fazlasına mal olabilir. Bunun alternatifi sizin bir kamyonet kiralayıp eşyalarınızı acentanın deposuna taşımaktır. Ben bunu seçtim. Bu durumda orada eşyalarınız güzelce istiflenip sarılır ve konteynere öyle yerleştirilir. Ancak konteynerin limana gitmesi için yine $300 civarında bir para vermek zorunda kalırsınız.

Depoda eşyaların paletlenmesi ve sarılması için palet başına 25 dolar verirsiniz. Eğer tek başınıza bir konteyner kiralamak isterseniz (ki bu durumda konteyner Amerika´da mühürlenir ve Türkiye gümrüğünde sizin gözünüzün önünde açılır) 20 foot´luk bir konteyner yaklaşık 900 dolara Türkiye´ye gelir. Bunun yanısıra Amerika´daki gümrük belgeleri için 75 dolar verirsiniz. Eğer başkası ile bir konteyner paylaşacaksanız o zaman metreküp başına 95 dolar alırlar. Ancak çok eşyanız varsa kendi konteynerinizin olması daha iyidir. Aksi takdirde Türkiye´de sizin gözetiminizde açılmaz ve eşyalarınız siz gümrükten çekene kadar bir köşeye atılır.

Benim tecrübeme gelince ben bir 20 foot´luk konteyner kiraladım ve Türkiye´ye gümrüğe gelene kadar ki kısmı için yaklaşık 1500 dolar ödedim. Ancak işler bununla bitmiyor. Gümrükten malı çekmek ayrı bir karın ağrısı. Amerika´dan ayrılmadan önce bağlı bulunduğunuz Türk konsolosluğundan ikametgah transfer kağıdı almanız gerekiyor. Bunu Türkiye´de gümrüğe ibraz etmeniz gerekiyor. Bağlı olduğunuz konsolosluğa başvurduğunuzda bu kağıdı almak için neler gerektiğini öğrenebilirsiniz. Bu kağıtla başvurduğunuzda gümrükte sizden getirdiğiniz mallar için gümrük vergisi almıyorlar. Ancak bu başka masraflar almayacaklar demek değildir.

Bir kere elektronik eşya özellikle televizyon getirmenizi hiç tavsiye etmem. Müzik seti, televizyon ve video gibi elektronik aletlere çok yüksek bandrol bedelleri ödediğiniz gibi bir de onların 110 V´la çalışması sebebiyle bir de transformatör almanız gerekiyor. Ayrıca Amerika´da herşey ters olduğu gibi televizyon yayınları da NTSC sisteminde dolayısıyla televizyonunuz buradaki yayınları (PAL) göstermiyor. Onu düzeltmek için bir de video converter almanız gerekiyor. Bu da Türkiye´de bulunmayan çok pahalı bir alet.

Bununla da bitmiyor; Türkiye´de acentaya 75 dolar civarinda konşimento bedeli ve mallar gümrükten çekilene kadar 300 dolarlık bir depozito veriyorsunuz. Eğer malları zamanında çekemezseniz acenta limana ödediği para kadar olan kısmını sizin depozitodan kesiyor. Ayrıca limana malınızı orada kaldığı süre için günlüğü 8 dolardan ardiye bedeli ödüyorsunuz ve tabii malınızı çekebilmek için bir gümrükçü ile anlaşıyorsunuz. Ona da 200-400 Euro arasında değişen rakamları ödemek mümkün. İşte bütün bunların sonunda malınızı inşallah sağ salim evinize getiriyorsunuz. Açıkça bizim mallarımızın hepsi sağlam geldi ve hiçbir problem çıkmadı ama yine de astarı yüzünden pahalıya geldi sanırım. Şimdi ki aklım olsa kesinlikle elektronik eşya getirmez hatta belki de gemiyle hiçbir şey getirmezdim.

İşte arkadaşlar bütün bunların sonunda acı ve tatlı anılarla Türkiye´ye döndüm. Amerika´nın bazı iyi yanlarını özlediğim gibi ülkemizin de bazı iyi yanlarını da oradayken özlediğimi söylemeden geçemeyeceğim. Şu anda Türkiye´de iş arıyorum ve yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum. Son olarak şunu söylemek isterim ki Amerika bana çok değişik tecrübeler kazandırdı. Başka bir ülkede kendi başınıza var olmaya ve yaşamaya çalışmak insana çok ilginç deneyimler yaşatıyor. Ayrıca orada aldığım eğitimin bana iş hayatımda faydalı olacağına eminim. Şimdi ki aklım olsa yine de Amerika´ya giderdim. Bu yazının en azından bazılarınızın işine yarayacağını ümit ediyorum. Herhangi bir konuda sorunuz olursa hiç çekinmeden bana toyguno@hotmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Sevgi ve saygılarımla,
Toygun Övül

Not: Toygun Övül 1 Temmuz 2003´den itibaren Kent Gıda Maddeleri ve Ticaret A.Ş.´de Ürün Geliştirme Şefi olarak çalışmaya başlamıştır.


          Toygun Övül (1996 Mezunu)


Diğer Yazıları
 
geri

yukarı 
9 Eylül 2010
Perşembe

İ.T.Ü.

devres.net

İTÜ GIDA MÜH.

Elimko

.:. ana sayfa .:. editörden .:. mezunlar .:. öğrenciler .:. yazılar .:. firmalar .:. eleman-iş .:.
.:. haberler .:. duyurular .:. öğrencilerin köşesi .:. linkler .:. gülmece .:. albüm .:. forum .:.


TAYBO.NET